"İSLAM’DA SINIF AYRIMI VAR MIDIR;İSLAM BELLİ BİR KESİME Mİ ANLATILIR?”

İnsanları ırkına, soyuna, ailesine, sosyal konumuna, servetine, cinsiyetine, tipine, güzelliğine, fiziksel özelliklerine bağlı bir değerlendirme anlayışı İslam dininde kesinlikle yoktur. Allah Katında bütün insanlar doğuştan eşittir. Ancak belli bir şuuru kazandıktan sonraki davranış ve düşüncelerinden sorumlu olur ve bunlara göre değerlendirilirler. Üstünlük kavramı yalnızca insanın Allah'tan korkup sakınmasıyla (takvasıyla) doğru orantılıdır. Allah bunu Kuran'da şöyle haber verir:

Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)


Dolayısıyla bir mümin insanları "takva" dışındaki bir kıstasa göre asla değerlendirmez. Ancak insanlara takvasına göre değer vermekle, İslam ahlakının yayılması için en yararlı ve en uygun yöntemleri izlemek farklı şeylerdir. Zira, müminin İslam'ı tebliğ etmeye çalışırken karşı karşıya olduğu toplum, bir mümin toplumu değildir. Dolayısıyla bu cahiliye toplumunda üstünlük kıstası da "takva" değildir. Aksine, cahiliye toplumu üstünlük kavramını maddi zenginlik, ırk ya da soy farklılığı gibi birtakım yanlış kıstaslara dayandırmıştır. Tüm cahiliye toplumlarında, insanları yönlendiren, örnek alınan, iktidarı elinde bulunduran kimseler -Kuran'da bu tarz kişilere "kavmin önde gelenleri" adı verilir- bu özelliklere en çok sahip olan, yani en zengin, en ünlü, en popüler kimselerdir. Toplumun diğer kesimleri ise genellikle körü körüne bu "önde gelen" kesimin peşine takılmış durumdadır. Onların gözünde önde gelenlerin doğru dediği doğru, yanlış dediği yanlıştır.

Kuran'da cahiliye toplumlarındaki bu garip yönetenler-yönetilenler ilişkisi çok özlü bir biçimde tarif edilir. Firavun ve kavmi bunun en açık örneğidir: Firavun sahip olduğu büyük maddi ve askeri güç sayesinde kavminin önderi konumuna gelmiştir. Kendi dünya görüşünü de tüm kavme kabul ettirmiştir. Kuran'da bildirildiğine göre Firavun kavmine şöyle seslenir:

"... Ben, size yalnızca gördüğümü (kendi görüşümü) gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan da başkasına yöneltmiyorum." (Mümin Suresi, 29)

Firavun kendisini kavminin tek "yol göstericisi" olarak tanıtırken, cahiliye toplumu olan kavmi de ona itaat etmiştir. Kuran'da bu olay şöyle aktarılır:

Böylelikle (Firavun) kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdi. (Zuhruf Suresi, 54)

Firavun kavminin "boyun eğişi", aslında tüm cahiliye toplumlarının ortak özelliğidir. Bu toplumun çoğunluğunu oluşturan "boyun eğenler" sürekli olarak "önde gelenler" tarafından yönlendirilirler. Oysa, "... onlar Firavun'un emrine uymuşlardı. Oysa Firavun'un emri doğruya-götürücü (irşad edici) değildi." (Hud Suresi, 97) ayetinde belirtildiği gibi bu itaat, kavmi asla doğruya ulaştıramaz. İşte bu sistem nedeniyle de kavmin önde gelenlere tabi olan çoğunluğu, kendi başlarına doğruyu görüp, onu kabul etme yeteneğine çoğu kez sahip değildirler. Önde gelenler onlara dinden uzak bir yaşam tarzını cazip gösterdikleri sürece, içinde bulundukları cahiliye sisteminin çarpıklıklarını göremezler, daha doğrusu görmezlikten gelirler.

İşte bu nedenle eğer cahiliye toplumu imana davet edilecekse, kavmin önde gelenlerine iyiliğin emredilmesi ve onların kötülüklerden men edilmesi öncelikle üzerinde durulması gereken konudur. Çünkü bu kesimin doğruyu görüp Kuran ahlakını benimsemesi, onları örnek alan daha pek çok insanın da dine yönelmesine vesile olacaktır. Nitekim Allah tarih boyunca tüm elçilerine öncelikle toplumun bu kesimini uyarmalarını emretmiştir.

Bir önceki ayette "kavminin Firavun'a boyun eğdiği" bildiriliyordu. İşte bu nedenle Hz. Musa, Firavun'a ve "onun önde gelen çevresine" gönderilmiştir:

Andolsun, Biz Musa'yı, Firavun'a ve onun 'önde gelen çevresine' ayetlerimizle gönderdik. O da, dedi ki: "Gerçekten ben, alemlerin Rabbinin elçisiyim." (Zuhruf Suresi, 46)

Kuran'da, bizlere tüm peygamberlerin aynı yolu izlediği haber verilir. Hz. Nuh (Müminun Suresi, 23), Hz. Hud (Araf Suresi, 66), Hz. Şuayb (Araf Suresi, 78) hep kavmin önde gelenleriyle muhatap olmuşlardır.

Kuşkusuz önde gelen kavramı oldukça geniştir. Bir cahiliye toplumunda halk üzerinde etkili olan herkes ve her kesim bu "önde gelenler" sınıfına dahildir. Bunlar toplumun "seçkin" kesimlerine, "sosyete"sine mensup sanatçı, entelektüel, iş adamı, bilim adamı, öğrenci, vs. olabilirler. Bunların özelliği geniş halk tabakaları üzerinde güç ve itibara sahip olmaları, onlar tarafından örnek alınmalarıdır. Bunlardan birinin ya da bir çoğunun İslamiyeti kabul edip, Kuran ahlakını yaşamaya başlaması pek çok insanın da bir anda aynı yolu izlemesine vesile olabilir.

Tabii ki buraya kadar anlattıklarımız İslam'ın tanıtılmasını ve anlatılmasını belli kesimlerle sınırlamak gerektiği anlamına gelmez. Önde gelenlerle ilgilenilmesinin nedeni, az önce belirttiğimiz gibi, toplumun büyük bir kısmının, önde gelenlerin telkinlerinden bağımsız düşünemez oluşudur. Ancak toplumun söz konusu kesimlerin de yine de bağımsız akla ve vicdana sahip, yani iman edebilecek kimseler de vardır. Bu tür kimselere de kuşkusuz müminler dini anlatacak, onları "kardeş" olarak kabul edeceklerdir. Bu nedenle de Kuran'a göre, din, onu öğrenmeyi talep eden herkese anlatılmalıdır.

Bir başka önemli nokta ise, bir kimsenin imanla şereflenmesi ve Kuran'a tabi olmasının onun fiziki ve manevi kalitesinin yükselmesine vesile oluşudur. Güzellik ya da çirkinlik yalnızca belirli çizgilere ya da ölçülere bağlı bir kavram değildir. İman eden bir kişinin eski haline göre çok daha güzelleşmesi veya kötülük işlemeye devam eden birisinin yüzünü gitgide zillet (aşağılık, horluk) bürümesi yaşanabilir. Burada metafizik bir durum vardır. İnsanın iman etmesiyle kazandığı manevi güzellik onun fiziksel güzelliğine de yansır. Allah Kuran'da yüzlere dikkat çekmektedir. Örneğin Allah, münafıklar hakkında "... onları simalarından tanırsın..." (Muhammed Suresi, 30) derken, müminlerin, yüzlerindeki "secde izi"nden (Fetih Suresi, 29) tanınacağını belirtmektedir. Gerçekten de müminlerin yüzünde, Allah'ın "secde izi" olarak ifade ettiği, mütevazi, temiz, güvenilir, vakarlı bir ifade olur.

Kuran'da, ihlas ve Allah'a olan bağlılığıyla övülen Hz. Yusuf'un da son derece güzel bir insan olduğundan bahsedilmektedir:
... Böylece onlar (kadınlar) onu (Yusuf'u) (olağanüstü güzellikte) görünce (insanüstü bir varlıkmış gibi gözlerinde) büyüttüler ve: "Allah'ı tenzih ederiz, bu bir insan değildir. Bu ancak üstün bir melektir" dediler. (Yusuf Suresi, 31)

Bu ayetlerin bize gösterdiği, Allah'ın müminleri onlara verdiği nur ile fiziki görünüm olarak da etkili kıldığıdır. Müminler de kuşkusuz bunun Hz. Yusuf örneğinde olduğu gibi Allah'tan bir nimet olduğunu bileceklerdir.